top of page

Gençleri Anlamadan Pazarlama Yapmak Mümkün mü?

  • Yazarın fotoğrafı: Seda Hür
    Seda Hür
  • 24 Oca
  • 2 dakikada okunur

Bir genç olarak Z kuşağının ruh haline içeriden bir bakış


Bugün markaların gençlerle bağ kurmakta zorlandığını sıkça duyuyoruz.“Z kuşağı zor”, “ikna olmuyorlar”, “hiçbir şeyi beğenmiyorlar” gibi cümleler neredeyse sektör refleksi haline geldi.Ama mesele gerçekten gençlerin zor olması mı, yoksa doğru okunamamaları mı?


Ben de bu ülkede genç olmayı deneyimleyenlerden biriyim.

Dolayısıyla gençlere dair yapılan araştırmaları okurken, onları yalnızca bir “hedef kitle” olarak değil, yaşadığım bir gerçeklik olarak değerlendiriyorum. FutureBright Group ve Anbean’ın yayımladığı Türkiye’nin Gençleri 2025 araştırması da benim için tam olarak böyle bir yerde duruyor: bir pazarlama raporundan çok, tanıdık bir ruh halini tarif ediyor.


Araştırmanın ortaya koyduğu en net duygulardan biri şu:Gençler kendilerini anlaşılmıyor hissediyor. Biz, kaygılı olduğumuzun farkındayız. Umutsuzlukla mücadele ettiğimizi de inkar etmiyoruz. Ancak bu ruh halinin, dışarıdan bakıldığında “umursamazlık”, “tembellik” ya da “şımarıklık” gibi etiketlerle okunması, gençlerle markalar arasındaki mesafeyi daha da açıyor. Çünkü gençler, sorunlarının görülmediğini düşündüklerinde iletişime tamamen kapanabiliyor.


Pazarlama açısından bakıldığında bu çok kritik bir eşik.Çünkü gençler bugün mesajdan çok niyete, söylemden çok tutarlılığa bakıyor. Büyük vaatler, güçlü sloganlar ya da “genç dili” ile yazılmış kampanyalar tek başına ikna edici olmuyor. Hatta çoğu zaman tam tersi bir etki yaratıyor.


Kendi kuşağımda net biçimde gördüğüm bir şey var. Biz, önceki kuşaklara kıyasla çok daha fazla şeyin farkındayız. Eşitsizlikleri, sistemin aksayan yanlarını, gelecek risklerini görüyoruz. Ama aynı zamanda, bu farkındalıkla nasıl bir yol çizeceğimizi bilemediğimiz bir belirsizlik içindeyiz. Bu da bizi daha temkinli, daha sorgulayıcı ve daha seçici hale getiriyor.


Ülkeden gitme meselesi bile çoğu zaman yanlış okunuyor.Gençler “gitmek istiyor” deniyor ama asıl mesele gitme arzusu değil; kalmak için yeterli gerekçe bulamamak. Bu fark, pazarlama iletişimi açısından da önemli. Aidiyet duygusu hala var; ancak olanaklar, güven ve öngörülebilirlik eksik.


Teknolojiyle kurduğumuz ilişki de bu gerçekçiliğin bir yansıması. Yapay zekayı bir devrim anlatısı olarak değil, hayatı kolaylaştıran bir araç olarak kullanıyoruz. Aynı pragmatik bakışı markalara da uyguluyoruz. Yapay iş birliklerini, zorlama hikayeleri ve samimiyetsiz kampanyaları hızlıca ayırt edebiliyoruz. Sevilen bir influencer bile, arkasında gerçek bir bağ yoksa ikna edici olamıyor.


Bu yüzden gençlerle iletişim kurmak isteyen markalar için temel soru şu olmalı:“Gençlere ne söyleyelim?” değil, “Gençler şu anda ne hissediyor?”


Çünkü gençlik, bugün pazarlama dünyasında sadece bir hedef kitle değil; karar alma biçimiyle, değerleriyle ve tepkileriyle iletişimin yönünü belirleyen en güçlü gösterge. Onları anlamadan yapılan pazarlama, ne kadar yaratıcı olursa olsun, çoğu zaman karşılıksız kalıyor.

 
 
 

Yorumlar


Abone Ol

© 2026 Seda Hür Bu site akademik proje kapsamında dijital yayıncılık çalışmasıdır.

bottom of page